, ,

Erkeklerin Neden Evlenmekten Korktuğunu Mantıklı Bir Şekilde Anlatan Ekşi Sözlük Yazarı

Ekşi Sözlük Yazarı ” anhydra ” erkeklerin neden evlilikten korktuğunu anlatıyor:

erkeklerin evlenmek istememe gerekçelerinin büyük bir kısmını arkadaş ortamında dinledim bugün. evlenmenin/çoluk çocuğa karışmanın insanların hayatında tamamlanması gereken bir görev, checklist’e atılacak ‘tik’ ya da bir şart olmadığını düşünen biri olarak görüyorum ki, başlıca nedenler şunlar:

-özgürlüğün kısıtlanması
-her gün aynı yemek sendromu (iki anlamı var. birincisi kelime anlamı: dünkü yemeği ısıtıp yemek sıkıcıdır çoğu insan için-doğru. ikinci anlamı: evlilik süresince yalnızca 1 -bir- kadınla beraber olma fikrinin yarattığı endişe. öncesinde her gün başkasıyla takılmak da elbette mümkün.)
-sorumluluklar
-aşkın bitmesi/büyünün bozulması ihtimali
-evlilik öncesi hayatında über sosyal-ortamların kralıyken ev erkeği olup misafircilik oynamaktan korkma (öncesinde her gece alemlere akıyor olmak da mümkün, tabii.)
-kaynana/kaynata/akraba terörü

bütün bunlardan korkanlar sadece ‘erkek kısmı’ ama. kadınların hiç böyle dertleri yok, onlar gibi sıralayabilecekleri mantıklı ‘evlenmek istememe sebepleri’ yok; olamaz çünkü. çünkü yıllardır “ille de evlenelim, en şatafatlı düğün-en şık ve pahalı gelinlik-feysbuk’taki en güzel düğün fotoğrafı benim olsun, en kaliteli mobilyaları/beyaz eşyayı alıp yıllarca kredi borcu ödeyelim, bu arada bir an önce çocuk yapalım.” diyen sizler, kadın arkadaşlarım, sizler bu hale getirdiniz bu adamları. kendilerinin de istediği bir yaşam formu değil, itildikleri bir çukur olarak görmeye başladılar sonra evlenmeyi. çünkü ‘evlenmiş olmak için’ evlendiniz bu adamlarla. sevmek, mutlu olmak, güzel zaman geçirmek, bir hayatı paylaşmak (ki bunların evlenmek için ne kadar rasyonel nedenler olduğu da tartışmaya açık bence) değildi çünkü öncelikleriniz. maddiyat, yalnız kalmamak, ‘elalem ne der’ korkusu, evde kalmış damgası yememek, çocuk doğurmak gibi kaygılarla kelimenin tam anlamıyla yapıştınız bu adamlara. itilip kakılsanız, duygusal şiddete maruz kalsanız, aldatılsanız da terk etmediniz onları, yaptıkları tüm hayvanlıklara göz yumdunuz.

kendinize yapılanlar yetmedi, sizin gibi düşünmeyen hemcinslerinizi anlamaktan da ırak oldunuz. hadi, imkanları elvermediği için sizin gittiğiniz okullara gidememiş, bir işte çalışmayan, evlenip anne olmayı ve bunun için evlenmeyi isteyen (hakir gördüğüm için söylemiyorum bunları, gerçek dünyada böyle düşünen kadınlar da var) kadınları bir yana bırakalım. bir şekilde okuyabilmiş, iş-güç sahibi fakat evlenmemiş kadın arkadaşlarınıza “bu da evlenemedi bir türlü” (bu uğurda çaba harcamadığı için olabilir mi?) “kimseler beğenmiyor/almıyor mu acaba onu?” (alınıp satılacak bir meta olmadığı için mi acaba?) “güzel kız ama huyu kötü herhalde, ondan evlenememiştir. yazık la, kimin çocuğuysa :(” (evlen’e’mediği için acınacak halde çünkü) gözüyle baktınız. bitmedi; “armudun sapı üzümün çöpü deme canım, inat etme, sen de evlen artık” diye gaza getirmeye çalıştınız bu insanları. oysa evlenmiş olmak, hayattaki bir başarı değildi ve büyük çoğunluğunuz gaza getirdiğiniz arkadaşlarınıza bir süre sonra yaşadığınız kaygıları/kavgaları ve evliliğin hiç de hayal ettiğiniz gibi bir şey olmadığını anlatacaktınız. ‘evlenememiş’ (istediği halde “başaramamış”) ile ‘evlenmemiş’ (tercih etmemiş) arasındaki farkı da zamanla anlayacaktı bazılarınız.

ben bugüne dek, bu memlekette kadın-erkek ilişkilerinin her iki taraf için de tamamen eşitsizliğe dayandığını savundum durdum ama görüyorum ki erkeklerin bir kısmı olarak hakikaten hayallerde yaşıyormuşsunuz. merak ediyorum, arada dönüp bir kendinize bakıyor musunuz ‘birlikte yaşanılacak gibi’ misiniz diye? gerçi ben sizi yıllarca el bebek gül bebek yetiştirenlere de laflar hazırladım.. doğumundan evden ayrılmasına kadar arkasını toplayan, ona hizmet eden bir kadın (anne) profiline alışmış, kendi sorumluluklarının üstesinden gelmekten aciz, birey olmanın ne demek olduğundan bîhaber adamdan ne bekleyebilirsin ki.. erkeğin, evin oğlu ya da başka bir erkekle ev arkadaşı olduğu durumlardaki çok basit ve gündelik olaylara bakalım misal: evden çıkarken yatağınızı toplamazsınız; patates kızartması ve omlet yapınca yemek yaptım sanırsınız; yemek yedikten sonra iki tabağı değil yıkamaya, bulaşık makinesine atmaya erinirsiniz; çay-kahve içtiğiniz bardağı olduğu yerde bırakırsınız, dibi katranlaşıp kahverengi olana kadar aklınıza gelmez; her gün duş alanla metroseksüel diye dalga geçer, haftada bir banyonun yolunu tutarsınız, kirli çamaşırlarınızla günlerce gezersiniz. ondan sonra, vay efendim, ‘her gün aynı yemek’miş de, özgürlükmüş.. sanırsın fakbadileri sıra sıra dizmiş, bütün haftaları perfect week (haftanın her gününü başka biriyle geçirme hali) tadında yaşıyor, ortamların mına koyuyor..
(burada tasvir edilen tarzda yaşayan ve halinden hoşnut olan kadınlar/erkekler de vardır muhakkak. niyetim kimseyi tercihlerinden ötürü yargılamak değil. birlikte yaşanılabilirlik, iki tarafın da karşı tarafın özgürlük alanına tecavüz etmemesi ve hareketlerinden rahatsızlık duymamasıyla sağlanabilir bence.)

yaşadığı evi çekip çevirebilen, birinin arkasını toplamasına gerek duymadan başının çaresine bakabilenler yok demiyorum, elbette varlar. ama dört duvar içindeki alışkanlıkları bir yana koysak, bu defa zihinler sakat.. “açık elbise giyme, kıskanırım” der, sevgi kisvesi altında kısıtlarsınız. güzel kadınların yanında kendinizi ezik hissedersiniz. kadın sizden çok kazanıyorsa özgüven yoksunluğunuz belli olmasın diye sert erkek triplerine girersiniz, yetmezse o yoksunluğu bastırmak için aldatmaya hatta şiddete başvurursunuz. sevgiliniz size göre ‘yeteri kadar güzel’ değilse, sokakta onunla yürürken bile başka kadınları keser, ağızlarına düşersiniz (yanındakinin güzellik derecesinden bağımsız olarak bunu yapanlar ve erkek olmasını gerekçe olarak sunanlar da mevcut.) kendi sağlığı için spor yapmaya üşendiğinden yağ bağlamış olanlarınız da dahil olmak üzere bir kısmınız “türk kızları gitsin, rus kızları gelsin hocuuu, eki eki” diye fütursuzca çığırabiliyor hala; kendi ülkenizin kadınlarını bugüne dek ezdiğiniz yetmezmiş gibi “nataşa”, “rus’a gittim aga” diye diye uçkur sevdasına başka bir milletin kadınlarını aşağılamayı da kendinize hak görürsünüz. yegâne hobiniz halı sahada futbol oynamak (ki onda da artistlik uğruna kolu bacağı kırıp yine karınızın/annenizin başına bela olursunuz, rövaşata sizin neyinize?!) sonra kendine ait hobileri olan, sanata-edebiyata-müziğe ilgi duyan kadınla “trt-2 gibi kadın yeaa, fazla entel.” diyip dalga geçersiniz sanki kötü bir şeymiş gibi. “kitap okumuyorum, eksikliğini de hissetmiyorum.” diye dolanırsınız ortalıkta; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya kalkıp kendinizi komik duruma düşürürsünüz. birlikte olduğunuz kadının zeki olması, mutlu edeceği/keyif vereceği yerde sizi rahatsız eder. fiziksel/zihinsel/maddi açılardan kendinizden ‘daha aşağıda’ olan kadınlara yönelirsiniz ki kendinizi yanlarında iyi hissedebilin; var olan az buçuk özgüveniniz ancak bu şekilde zarar zeval görmez çünkü.
eğitim düzeyiyle de alakası yok bu saydıklarımın; benim şahit olduğum/böyle davrandığını duyduğum-bildiğim insanların büyük çoğunluğu en azından lisans seviyesinde eğitim almış insanlar.

bunlarla da bitmiyor. kitlelere nasıl yayıldığı anlaşılamayan “35’ten önce evlenip kendimi heder edemem, önce bir gezip tozayım, hevesimi alayım” anlayışı var sonra. yaş sınırı koyuyor adam kendine; öncesinde yanılıp şaşırıp da onun için sürekli ağ örme peşindeki bir örümceklerden (kadınlar) biri tarafından ‘tuzağa düşürülürse’ yaşını hatırlayıp vazgeçecek çünkü. çünkü; “daha zamanı var”.

karşılarına çıkan duygusal yakınlık kurdukları kadınlara davranışları da işte bu nedenlerle neredeyse tamamen şuursuzluktan ibaret: “bu hatun iyi birine benziyor ama ya benimle evlenmek istediği için iyi davranıyorsa?” gibi bir paranoya hakim zihinlere. bilmeyenler için söyleyeyim: yaygın kanının aksine bütün kadınlar “koca olsun da çamurdan olsun”un derdinde değil. evlenmek, çocuk yapmak hayatlarındaki yegane hedefler değil. hatta inanmazsınız; duygusal paylaşımda bulunmak, mutlu olmak-mutlu etmek, iyi hissetmek-iyi hissettirmek, güzel zaman geçirmek ve güzelliği çoğaltmak gibi duygu/düşünceler içinde olan ve bu nedenlerle karşısındakilerle duygusal ilişki yaşayabilen kadınlar da var dünya üzerinde.

yetmiyor.. “sevgilim, gadınımmm” dedikleri insanlara karşı tavırlarına bakıyorum: “aman fazla özen göstermeyeyim de kendini bir şey sanmasın. çok zekisin/güzelsin demeyeyim gerçekten öyle olsa bile; havaya girip beni beğenmez sonra. emekmiş, çabaymış, değer vermekmiş; bu yaştan sonra hiç çekemem bunları panpa. beni aradığında telefonu duysam bile minimum 37 dakika sonra cevap vereyim, hemen dönersem onu çok önemsediğimi düşünür. hatun 10 tane mesaj yazsa da ben 1 yazmalıyım, alışmasın ilgi-alakaya. aşkından ölsem de belli etmeyeyim.” gibi stratejiler, şuursuzluklar paçalarından akıyor (bunları ben kafamdan uydurmuyorum, her gün yaptıkları ve sağda solda anlattıkları şeyler hepsi.) sadece kendileri, kendi istekleri ve hedefleri var gündemde. adamların her hareketi sahte, içtenlikten nasibini alamamış, bencilce.. sohbet etmeye/paylaşımda bulunmaya kalkıyorsun, seni dinlemiyorlar. çok konuşup kafa ütüleyeni değil; az, öz, mantıklı konuşanı da dinlemiyorlar, karşılarındaki kadın ya da erkek, kim olursa olsun. çünkü yeryüzündeki en önemli insanlar ‘onlar’, onların yaşadıkları/anlattıkları hep ilgi çekici, geri kalan herkes ve her şey “ne kadar da sıkıcı..” merak da etmiyorlar kendileri dışındakileri zaten. çünkü bunalıyorlar, sıkılıyorlar. ahh, bir de sürekli melankolikler. duygusal dışavurum tasarımları, taklit üzerine kurulu. kitap-filmlerdeki klişeleri kendi özgün duyguları gibi yansıtmaya çalışıyorlar. e bu kadar insan birbiriyle sevgili olabiliyorsa, görünüşe göre başarılılar da. üç gün önce ‘kız peşinde gollum olan’* da bendim zaten, onların bir tutarsızlığı ya da kabahati yok.

işin tuhaf yanı; özene bezene yaptıkları hesap-kitaplar, stratejiler sonucu kendi kafaları da karışıyor. o nedenle neyi ne sebeple yaptıkları tam olarak anlaşılamıyor (anlaşılmaz olmayı matah bir özellik ya da ‘cool olmak’ sananları var ki, onlar başka bir tartışma konusu.) karşılarındakinin ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlayamayan kadınlar da “şimdi, bu adam beni seviyor mu, itiyor mu? sevmiyorsa neyin peşinde?” diye düşünüp mantıklı bir açıklamayla olayı çözemeyince karşılarına geçip soruyorlar ne yapmaya çalıştıklarını. erkekler gizemli olma ayağına, saçma sapan muğlak kalıplarla kendilerini ifade etmeye kalkınca da kadınlar genelde bir şey anlamıyorlar. ya da içlerinden aklını kullanan (ve maalesef buna gücü olan) bazıları, kendilerine sıkıntı veren bu tarz ‘heves sikici’ durumlara neden olan adamlardan uzaklaşmayı seçiyor. (ara: böyle aşkın ızdırabını)

sevgisine/ilgisine karşılık göremediğini düşünen ve hevesi sikilen kadınlar (sizi cüzdan, şoför vs olarak kullanmayan, düşünen, sorgulayan, anlayışlı, makul insanlardan bahsediyorum burada; sandığınızdan daha çoklar bu arada) böyle böyle uzaklaşıyor yanınızdan, zira lisedeki gibi platonik aşklardan sıkılıyorlar onlar da. sonra kankanıza gidip şöyle diyorsunuz: “abi benim hatun vardı ya, hah, o artık yok. terk etti beni. nedenini de tam anlayamadım, herhalde ilgilenmiyorum diye. daha ne kadar ilgileneceksem, peeeh.. ama bana kız mı yok be abi, ‘denizde çok balık var’ yea..”
var, di mi? bir sürü hatunla aynı anda flört edip (bunu bir kadın yapsa neler diyorsunuz, bir düşünün) içlerinden en az birini ‘düşürmeye’ çalışıyorsunuz. yani, denize bir sürü olta atıp bekliyorsunuz: “ya tutarsam?”
tutuyorsunuz da, “her arz kendi talebini yaratır” diyen say yasası sizi açıklamak için ortaya atılmış sanki.
balıklar teker teker ortalıktan kayboluncaya kadar devam. bazılarınız ‘çok kadın-hiç kadın’ ikilemine düşüyorsunuz. bir yerden sonra da kankayla muhabbetteki gündem değişiyor: “abi, durulmak istiyorum ben. hevesimi aldım, duygusal bir şeylere ihtiyacım var artık. yerleşik hayata geçeyim, hem benden çok kral baba olur.” ama değişen bir şey var artık: sizin canınız istediği zaman da kadınlar sizi istemeyebiliyor.

işte bütün bu yaptıklarınızla ve hastalıklı kafa yapınızla bırakın aynı hayatı paylaşmayı, sizden doğru dürüst sevgili bile olmuyor.

biz de alacakmışız bunları böyle (zaten kafeslemek için can atıyormuşuz) evin bir köşesine koyacakmışız saksı niyetine. onlar da kapana kısılmış hissedeceklermiş. canlarım benim, kıyamam yaa.. bizim bir hayatımız yok çünkü, tek başımıza var olamıyoruz evrende, size muhtacız. para için elinize, başkasına gitmeyin diye gözünüzün içine bakıyoruz.

karşılarına geçeceksin, “ay evlilik hiç bana göre değil. özgürlüğüm elden gidecek, kafesleyecekler beni diye ödüm kopuyor. her gün aynı yemek bağırsaklarımı, aynı kadın da ıssız ruhumu bozar :/ ” gibi ifadelerle kendi zihinlerindeki yaşam tasarımlarını anlatarak kafa açmaya kalktıklarında kahkahalarla güleceksin böylelerine. en temiz mücadele yöntemi bu.

evlenmekmiş.. bunlarla evlenmeye kalkan da bunlar gibi olsun.

(bahsedilen profillere uymayan erkek ve kadın arkadaşları tenzih ediyorum, sizler üstünüze alınmayın sakın.

bu dahil bütün genellemelerin yanlış olduğunun da farkındayım. iki tarafa da tepkiliyim, erkekleri yerip kadınları övmüyorum; yalnızca bu yazıda başlıktan yola çıkarak erkeklerin yaklaşımına odaklanmayı tercih ettim.

hala insanlığa dair ümidini kaybetmeyenler, ne istediğini bilen, karşısındaki ve kendisi için iyiyi-güzeli isteyen ve gerçekleştirenler, çevresine mutluluk yayan samimi ve güzel insanlar, son sözüm de size: başka bir dünya mümkün! )

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Samsung Galaxy S9 ve S9 Plus’ın Türkiye Fiyatları Ve Özellikleri Belli Oldu!

Öncesi ve Sonrası Fotoğraflar İle Sahiplenildikten Sonra Hayvanların İnanılmaz Mutluluğu